Yirminci Yüzyılda Mimarlık
Yirminci yüzyıldaki mimarlık tan once ondokuzuncu yüzyılın başında mimarlar tümü ivedi olarak yanıtlanması gereken çok yönlü sorunlarla karşı karşıya kaldılar. Daha önce hiç yapılmamış yapılar için planlar yapmak zorundaydılar -birkaçından söz etmek gerekirse kapalı halk pazarları, demir yolu istasyonları, kamu ve hayır kurumları, hastaneler, akıl hastaneleri, hızla gelişen sanayi kentlerine yerleşen işçiler için konutlar. Dahası bu yapılar Roma döneminden beri yapılanlardan daha büyük olmak zorundaydı. Mimarların kullanımına, seri üretimdeki gelişmeler sayesinde daha önceleri olanaklı olmayacak miktarlarda cam, dövme ve dökme demir gibi yeni yapı malzemeleri sunuluyordu. Bu lojistik ve teknik sorunlar kendi başlarına yeterince karmaşıktı, ama bunların yanı sıra mimarların kendileri de oldukça tuhaf bir konumdaydılar. Erken ondokuzuncu yüzyılda mimarlar artık mimarlığın tarihini biliyorlardı ve antik tarihi bilmeme masumluğuna sığınamazlardı. Uygarlık tarihinin evrimsel aşamaları genel hatlarıyla ortaya çıkarıldıkça mimarlığın tarihsel gelişim ve ardışık üslupları da belirlenmeye başlandı. Bu yeni bilgiyle donanan mimarlar haklarında bilgi sahibi oldukları yapılara benzeyen yapılar yapmaya koyuldular. Ayrıca özellikle Napoleon tarafından istila edilmiş ve şimdi kendilerine özgü ulusal kimliklerini kurmaya çalışan ülkelerde gelişen ulusalcı akımlar mimarları, ulusal mimari üslupların kurulması sürecinde tarihsel göndermeler kullanmaya zorladı. Mimarlar onsekizinci yüzyıldan miras aldıkları Romantik yazının çağrışımcılığının etkisiyle bu yeni yapı tiplerine uygun imgelerin nasıl olması gerektiği sorusunu sormaya başladılar. Kilise ve konut gibi yapı tipleri için Augustus Pugin ve William Morris*in İngiltere*de kilise ve ev tasarımında yaptıkları gibi, uygun ifade biçimlerinin belirlenmesinde yerli bölgesel modellere başvurulabilirdi. Ancak diğer yapı tipleri için çağdaş yapıların tasarımında eski örneklerle benzerlikler kurmak çekici bir seçenek oluşturuyordu. Ayrıca eski yapıların ölçülü kazıresim çizimleri portföyü gittikçe artıyordu; önce Klasik yapıların, sonra Gotik kiliseler in ve hatta Napoleon*un 1797-1798 seferinden sonra büyük ilgi çeken Mısır mimarlığı gibi, Avrupalı olmayan egzotik mimari yapıların çizimleri. Rönesans döneminde mimarlar Klasik döneme ait kalıntıların taslaklarını çıkarmak, kompozisyon ve orantı ilkelerini belirlemek için Roma*yı ve diğer antik siteleri ziyaret etmek zorundaydılar. Ondokuzuncu yüzyıl mimarları ise daha şanslıydılar, çünkü hem çok daha kolay seyahat edebiliyorlardı hem de ilgili kazı resimleri ve fotoğraflara rahatlıkla ulaşabiliyorlardı; bu sayede de detaylara ilişkin sağlam bilgilere sahiplerdi. Seçmeciliğin temel vurgusu *arkeolojik kesinlik* üzerineydi; bir sütunun karnının tam olarak ilk örneğinki gibi olduğundan, bir başlığın eğmecinin doğruluğundan, Gotik tepe tomurcuğunun üstündeki dilimlerin sayısının doğruluğundan, Gotik bir pencerenin girişik bezemeli kayıtlarının düzenlenişinin otantik olduğundan ya da bir Mısır pilonunun eğiminin doğruluğundan kesin olarak emin olmak üzerine. Böylece seçmecilik, genel ve bireşimsel çağrışımcılığın içinden gelişerek 1800*den 1850*ye kadar süren üçüncü aşamasına -canlandırmacılık- girdi. Bu aşamada bir tasarımın başarısı iki ölçüt aracılığıyla belirleniyordu; İçsel işlevin imgesinin iletiminde tarihsel anıştırmanın ne kadar doğru kullanıldığı ve yapının formunun ve detaylarının arkeolojik olarak ne kadar doğru olduğu. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Jefferson*un Virginia meclis binası ancak belirli çekincelerle başarılı sayılabilir, çünkü yan duvarları Roma üslubuna özgü olmayan pencerelerle açılmıştır.
|